BALIK

BaLıK       

          Ankara sokaklarında bir Kasım akşamı yürüyorum. Meşrutiyet’in yokuşunu çıkarken soğuk içime işliyor,kar havası var yine. Telefonuma bakıyorum, “Kitapça’da buluşalım.” yazıyor. Gündüzden bu yana birçok alkol çeşidi bünyeme girdiği için aslında içime işleyen soğuğun acısı yarın çıkacak,o an için pek anlam ifade etmiyor. Kalabalıkta insanlar üstüme üstüme gelirken, ilerde bir sokak çocuğu belli ki beni gözüne kestirmiş,yapışacak. Elimi cebime atıyorum, iki sigara çıkartıyorum. Birini kendime,diğerini ona. Çocuk o soğuğa direnircesine, ince  giysileriyle bana bakıyor. O yaşına rağmen,yüzüne çöreklenmiş buruşuklukların soğuk yanığı olduğunu çok ilerde öğreneceğim. Pek üstünde durmuyorum, sigara uzatıyorum. Her zamanki gibi bir alınca,iki isterler.”Hayır.” diyene kadar isterler. Sokakta ancak o şekilde hayatta kalabilir. Sigarayı geri çekiyorum. Pek konuşmayı sevmediğimden hemen alıyor ve uzaklaşıyor. Bir çatışmayı kazanmış kahraman gibi yoluma devam ediyorum. Sanki iki tane versem ne fark edecek ki?

       Mesai bitimi olmalıydı şimdi düşünüyorum da. Ancak o saatlerde, o kadar telaşlı kalabalık olur. Kızılay’da o zamanlar,her yerde cep telefonu bayileri ve arkalarındaki küçük paravanla ayrılmış alanda teknik sevisleri vardı. Her köşe başı telefon reklamları… Her zamanki gibi

bir tanesi dikkatimi çekti,vitrine doğru yanaştım. O sırada,pek dikkatimi veremediğimden  ve içtiğim onca konyak bünyeme etkisini iyiden iyiye göstermişken,vitrine bakarak uzaklaşmak için adım attım.Derken, fark etmeden genç bir kıza çarptım. Olur ya, bir anda zaman durur. Yiyeceğiniz tokatı veya işiteceğiniz ağız dolusu küfür benzeri cümleleri beklersiniz, cezası kesinleşmiş bir suçlu gibi.

       İşte o bekleme süresinde,ben deniz kenarındaydım. Tepede Güneş, yaşım o zamankinden daha genç.16-17 gibi… Bir şemsiyenin gölgesinde, yanımda uzanmış,güzel bir kız kitabını okuyor. Bir yandan da beş satırda bir “ Denize girelim,denize girelimmm!” diye beni ikna etmeye çalışıyor. Sıcaktan rahatsızım ama suya giremeyecek kadar da miskin bir halde önümdeki işle uğraşıyorum. Daha doğrusu onun yanındayken,onun haberi olmayan süprizi hazırlamaktayım. Günlerdir bir deli gibi elimde bir şeyler kırt kırt ses çıkararak ne yaptığımı pek sorgulamıyor. Ona sahilde bulduğum çok sert olmayan,çok da yumuşak olmayan taştan bir kolye yapıyorum. Üzerine de Orhun alfabesi ile “BALIK” yazıyorum. Aslında yaptığım tam olarak kolye değil,eskiden balıkçıların oltalarına ağırlık olarak yaptığı bir şeymiş. Birkaç yerde görmüştüm ve çok ilginç gelmişti. Daha öncesinde birkaç kişiye daha yapmak istemiştim ama onların hak etmediklerini düşünüp denize atmıştım hep. Tekrar ona bakıyorum. Tatlı tatlı bana bakıyor,kitabını okurken. “O, hak ediyor bu emeğimi!” diyorum. Daha önceden hazırladığım ince,deriden ip ile kolye haline getirip ona teslim ediyorum ve her yaz aşkı gibi bu da orada noktalanıyor. Bir daha görüşmüyoruz.

   Görüşmüyoruz hiç ama görüyoruz birbirimizi ara sıra. Bazen bir rüyada,bazen de hayatın içinde soluk almaya çalışan kaçışların meyvesi hayallerde. Kimi zaman kolunda başka bir adam,kucağında mini minicik,şirin mi şirin bir kız çocuğu önümden geçip gidiyor öylece.Bense hala kırt kırt bir şeyleri yontuyorum.Bir şeyleri yontuyor,şekiller veriyor,şekiller verdikçe biçimsizleştirip her seferinde kaldırıp denize atıyorum. O kolyeyle beraber hayalleri de savuruyorum.Hissediyorum ki, üzerine her “BALIK” kazıdığım kolyeye sonsuzluğu bahşediyorum, unutmayı, yoluna devam etmeyi bahşediyorum. Onlara emek verip sonra savurup atıyorum ve özgürlüklerini sunuyorum.Benim yaşayamadığım,hissedemediğim özgürlük onların olsun istiyorum.Her “BALIK” yazışım ve her denize atışım bitmiş bir aşkın seramonisi oluyor,yeni aşklara yelken açıyorum.Boşa değil her seferinde yaz aşklarıma “BALIK” yazmalarım,yaz aşkı gençlik ateşidir. Birkaç ay sürer hatta şanlıysa belki bir yıla yakın sonra aniden biter ve unutulur gider.”BALIK” hafizası  gibidir çoğu zaman yaz aşkının miadı. Silinir gider.

       Peki ya bu kız? Bu kız da yaz aşkı değil miydi halbuki? Nedendir ,nicedir zihnimi kurcalamaları,terk etmeyişleri? Belki de onun kolyesine “BALIK” yazarken yanılmışım yahut yanılmamışım da ben zaten ona “BALIK” yazısını değil,kolyeyi hiç değil,emeğimi hediye etmişim lakin ben bile farkında değilmişim.

       Görüyoruz birbirimizi demiştim.Hep görüyoruz.Bazen de yanındaki yabancı adam ben oluyorum.Anlayamıyorum ama onun yanındaki benim,onları gören de ben.Kendime yabancılaşıyorum o an.Hayır hayır, nasıl olur da ben,onun yanına o kadar yakışabilirim? Ben olamam,ben değilim. Görüyoruz dedim ya yalan söyledim aslında,bu eylemi birinci çoğul şahısta gerçekleştirdiğimizden ölümüne şüpheliyim.Ben görüyorum evet,hatta kimi zaman ziyaret bile ediyorum onu,yuvasını… Sonra kucağındaki küçük kızı alnından öpüyorum ve eline bir kolye sıkıştırıp usul usul uzaklaşıyorum onlardan.Şaşırtıcı değil tabi, kolyenin üzerinde “BALIK” yazıyor.Ben gördüğümden eminim de o görüyor mu bilmiyorum,gördüğünü de,görmek istediğini de sanmıyorum.Basit bir kolye vermiş,denize bile girmeyen miskin bir yaz aşkıyım onun için.Geçmiş,bitmiş,arkada kalmış,silinmiş…

          İşte o dünyalar güzeli genç kıza çarpıp aniden senelerin yorgunluğu ile buğulanmış gözlerine kilitlendiğimde yalnızca bunu düşünebiliyorum.Ben seni hep görüyorum da sen de beni görüyor musun Ey Yorgun Peri? Nasıl olacak bilmiyorum ama biraz daha bakarsam o gözlere,onlardan okuyacağım sanki bütün cevabı. Sonra aniden,o buğulu gözlerde beliren parıltıdan anlıyorum tüm cevabı.Parıltı dediğime bakmayın,yorgun,puslu bir parıltı. Alt kirpiklerine hücum edip akmamak için oraya sığınan küçük bir katrenin parıltısı. Anlıyorum işte o zaman;görüyoruz biz birbirimizi ama görüşmüyoruz hiç,görüşemiyoruz.

          Elimi uzatıp yüzüne dokunmak istiyorum,o damlalar akmadan, o mahsun yüz ıslanmadan yok etmek istiyorum hepsini,sihirli bir dokunuşla ama ne mümkün. Elimi hafif kaldırıyorum ama cesaretim elimle ters orantılı.Ben elimi kaldırdıkça,cesaretim ruhumun en derin mahzenlerine siniyor.Beni hayal kırıklığına uğratan elime bakıyorum eğilip.Başım dönüyor o sıra.Biraz kendime duyduğum hayal kırıklığından,biraz konyaktan,biraz da onun kollarındaki morluklardan…

Bir zamanlar bütün güzellikleri barındıran bir beden bu hale nasıl geldi? Saçmalamaya başlamıştım, belli ki yeteri kadar içtim. Kimsenin bir hale geldiği yoktu. Karşımda zombi gibi duran beden,uyuşturucu ile yoğrulmuş bir hayatın içinden geçmiş bir kadındı ama o değildi… Alkol insana nezaket katar bazen. “Afedersiniz! “ dedim ve karşıya geçmek için yola yanaştım. Havanın soğukluğu bir yana, Meşrutiyet’te akan trafikteki otobüs ve araç şöförlerinin frensiz,tam gaz geçişleri ürpertiyor. “Üst geçidi kullanmayan ÖLSÜN!” dercesine hızlı geçiyorlar. Birkaç hızlı hareketle karşıya atıyorum kendimi. “Kitapça” adlı kafe mi kitabevi mi,ne olduğunu hiçbir zaman anlayamadığım mekanın apartman girişinde duruyorum. Yukarı bakıyorum,Kitapça’nın Konur’a bakan tarafına.Boş yer varsa,cam kenarından sokağı izler çayımı yudumlar,sigaramı içerim diye düşünüyorum. Zaten yıllar sonra benimle görüşmek istemesi yeteri kadar soru işareti oluşturmuştu. Saçma sapan,eski sevgili maceralarını anlatıp günlerce yaşadığı pişmanlıkları dinlemek zorunda kalacaktım. Bari manzara güzel olsun da çay-sigara keyfi yapayım. Nasıl olsa fonda Tanju Okan’ın Türkçeleştirdiği şarkıların Fransızcaları filan çalıyordur,keyifle dinler sonra son otobüsle de eve dönerim.

İçeri giriyorum,camlar kapalı,içerde bir sis… Şimdi olsa,eminim rahatsız olur,çıkar giderdim ama o yoğun sigara dumanı bana evimdeyim hissi veriyor,evimde hiç sigara içmememe rağmen.  Arka tarafa doğru ilerliyorum,genelde beni bekleyenler orada bekler nedendir bilmiyorum. Beni görünce yıllar önce, ilk gördüğündeki gibi gülümsüyor. “Ön tarafa geçelim mi? Boş yer var.” diyorum. “Olur.” deyip selam bile vermeden böyle bir şey söylememe tavırlı,çantasını ve sigara paketini alıyor. Her zamanki yerime geçiyorum,o mekanın küçük,sallanan ve yıllardır hiç onarılmamış,mavi masasının sallanmasına aldırmadan. Yılların yorgunluğu var üzerimde,yaşımın gençliğine rağmen. Gözlerine bakıyorum,hemen bir şeyler anlatmaya başlıyor. Boş durmuyorum espiriler ile cümlelerini kesiyorum,gülüyoruz,mutluyuz. Belli ki o da özlemiş ve konuşma tahmin ettiğim yere geldi, neyse ki tam ayılmamıştım. Eski sevgililer,hayal kırıklıkları,teselli beklentileri… Hiçbir şey demeden,dışarıdan geçen insanlara, mendil satmaya çalışan çocuklara ve yan binadaki fal bakan o kafeye insanları çekmeye çalışan eli broşürlü gençlere bakıyorum,ona ilgisizliğimi fark ettirmemeye çalışarak. Yıllardır en az 30 kere oturup sohbet ettiğim, Konur’un simgesi haline gelmiş tipler de orda,yine “1 lira var mı?” sorusu ile insanlarla iletişime geçiyorlar. Sokak boyunca sinyal çeken,genç insanlar. Nedenini söylemeden “1 lira var mı?” diye sormaları çok değişik geliyor. Kesin iki,üç kişiler ve “Bira içelim.“ dediler. Sonra biraz hesaptan sonra “Votka içelim oğlum.” dedi biri. Öteki “Oğlum küçük,kime yetecek?” dedi ve sinyal çekmeye çıktılar.Eminim,şu an akşam yemeklerini bile çıkarmışlardır. Para tatlı,Konur akarsu gibi. Durduramıyorlar kendilerini.

     Aman Allah’ım bir günde bu kadar fazla duyguyu aynı anda yaşamak hiç kolay değil.Şimdi de bu duygulardan kaçmak için saçmalamaya başladım.Banane ki sokaktaki,1 lira isteyen çocuklardan. Bir de,resmen ekonomik şablonunu çıkardım kafamdan, topladıkları paranın.Kendime gelmeli,karşımdaki kıza yoğunlaşmalıyım.Bir kere buluşma teklifini kabul edip her köşesi eski anılarla dolu, bu mekanda karşı karşıya geldiysem, dinlemek zorundayım.Neyse ki, hafiften konyak etkisi işimi biraz daha kolaylaştırıyor ama esas sıkıntı buraya gelmeden önce karşılaştığım yorgun perinin hayali. Bir türlü silinmiyor hafızamdan. Masum gözleri,tükenmiş bakışları ve en korkuncu o morluklar..Karşımdaki kız,sürekli bir şeyler anlatıyor.Benim duyduklarım ise : “Sen ona emeğini hediye etmiştin,sen onu  sevmiştin.”,”Gözlerindeki o masum parıltıyı unutamıyorsun değil mi?”,”Ya kolları?Kolları mosmordu,hatırlıyor musun?” ve bunlar gibi bir cümle silsilesinin ardı arkası kesilmiyor.Tabi,bunları karşımdaki kız söylemiyor.O bilmiyor ki neler olduğunu.Bunlar benim kafatasımın çeperlerinde bir sağa bir sola yankılanıp duruyor.Ben bu düşüncelere dalmıştım ki bir anda vedalaşmak üzere ayağa kalktığımızı fark ettim.Ne anlattı,ne dinledim,ne konuştuk,ne dedim hiç hatırlamıyorum.Daha da önemlisi hatırlamaya değer bulmuyorum,çünkü hatırlamaya değer yegane anımla baş başa vermiş,hatıralara dalıyorum.

     Kitapça’dan çıktığımda,ellerimi ceplerime sokup yürümeye başlıyorum.Aslında,insanın elleri cebinde gezmesi bir savunma şekli.İnsanın tamamen kendine sığındığının,kendini dış dünyaya kapattığının bir simgesi bence.Bir de ceplerimdeki sıkılı avuçlarım var tabi,sanki avuçlarımı bir an olsun açarsam,bugünkü güzel anım Ankara’nın soğuğuna karışıp yok olacak.Ona çarptığım ve şuursuzca koşarak uzaklaştığım yere gidiyorum yeniden,iki adım atıp uzaklaşıyorum,iki adımda geri dönüyorum tam o noktaya.Ankara bu noktada daha soğuk sanki,daha ayaz.Üşüyorum,üşüyoruz,onun eli benim avcumun içinde hayallerimiz buz tutuyor.

     Hani,kalp ritimlerini sayan bir tıbbi cihaz var ya,adı her ne lanetse,onun bip sesleri yankılanıyor beynimde,bir yandan da tanımadığım erkek ve kadınların acele acele uzay boşluğuna koşturan sesleri…Tüm bunların arasında yarım kalan hıçkırıklar…Bunlar tanıdık hıçkırıklar,tanıdık iç çekişler… Neredeyim Ya Rabbi,bu ağlamaklı hıçkırıklar da neyin nesi? Garip bir his var içimde. Hem kendimdeyim hem benliğimden oldukça uzakta. Bir yandan o sesleri üçüncü kişi gibi duyarken diğer yandan bizzat odak noktasındayım sanki tüm o gürültünün. Ve sonra bir ürperti..Hayır hayır,bir dokunuş. En doğrusu,bir dokunuşun tenimde bıraktığı huzur dolu bir ürperti… Ha gayret,gözlerimi biraz aralarsam anlarım ne olduğunu. Hadi be,hadi… Tamam,işte oluyor,oluyor… Ancak o dokunuş nasıl bir dokunuş ki bunca huzur dolu? Tamam,işte orda dokunuşun sahibi. İnce,uzun parmaklar..Mor izlerle dolu bir kol,ağlayan buğulu gözler, Yorgun Peri? Sen burdasın,benim yanıbaşımda. Şu an,şu saniye ölmektir tüm dileğim ama ağlama. Sen öyle içten hıçkırırsan ben ölemem ki… Ne oldu bana? Neden buradayım? Bütün vücudumu saran bu amansız ağrılar nerden çıktı? Dahası,neden ağlıyorsun Ey Yorgun Peri?

      Konyak içmiştim ben,oldukça fazla içmiştim.Sonra bir kıza çarptım.Yok yok,kız değildi periydi.Masum bakışlı,mor kolları olan bir peri… Daha sonra koştum ben,tüm gücümle koştum.Meşrutiyet’ten “Üstgeçiti kullanmayanlar ÖLSÜN!” sürüşlü arabalar geçiyordu. Ben koştum sonra,olabildiğince hızlı koştum. Ben koştum ve üstgeçiti kullanmadım. Meşrutiyet’ten “Üstgeçiti kullanmayanlar ÖLSÜN!” sürüşlü arabalar geçiyordu.

 

Bora NOYAN & Patitiz