BALIK

BaLıK       

          Ankara sokaklarında bir Kasım akşamı yürüyorum. Meşrutiyet’in yokuşunu çıkarken soğuk içime işliyor,kar havası var yine. Telefonuma bakıyorum, “Kitapça’da buluşalım.” yazıyor. Gündüzden bu yana birçok alkol çeşidi bünyeme girdiği için aslında içime işleyen soğuğun acısı yarın çıkacak,o an için pek anlam ifade etmiyor. Kalabalıkta insanlar üstüme üstüme gelirken, ilerde bir sokak çocuğu belli ki beni gözüne kestirmiş,yapışacak. Elimi cebime atıyorum, iki sigara çıkartıyorum. Birini kendime,diğerini ona. Çocuk o soğuğa direnircesine, ince  giysileriyle bana bakıyor. O yaşına rağmen,yüzüne çöreklenmiş buruşuklukların soğuk yanığı olduğunu çok ilerde öğreneceğim. Pek üstünde durmuyorum, sigara uzatıyorum. Her zamanki gibi bir alınca,iki isterler.”Hayır.” diyene kadar isterler. Sokakta ancak o şekilde hayatta kalabilir. Sigarayı geri çekiyorum. Pek konuşmayı sevmediğimden hemen alıyor ve uzaklaşıyor. Bir çatışmayı kazanmış kahraman gibi yoluma devam ediyorum. Sanki iki tane versem ne fark edecek ki?

       Mesai bitimi olmalıydı şimdi düşünüyorum da. Ancak o saatlerde, o kadar telaşlı kalabalık olur. Kızılay’da o zamanlar,her yerde cep telefonu bayileri ve arkalarındaki küçük paravanla ayrılmış alanda teknik sevisleri vardı. Her köşe başı telefon reklamları… Her zamanki gibi

bir tanesi dikkatimi çekti,vitrine doğru yanaştım. O sırada,pek dikkatimi veremediğimden  ve içtiğim onca konyak bünyeme etkisini iyiden iyiye göstermişken,vitrine bakarak uzaklaşmak için adım attım.Derken, fark etmeden genç bir kıza çarptım. Olur ya, bir anda zaman durur. Yiyeceğiniz tokatı veya işiteceğiniz ağız dolusu küfür benzeri cümleleri beklersiniz, cezası kesinleşmiş bir suçlu gibi.

       İşte o bekleme süresinde,ben deniz kenarındaydım. Tepede Güneş, yaşım o zamankinden daha genç.16-17 gibi… Bir şemsiyenin gölgesinde, yanımda uzanmış,güzel bir kız kitabını okuyor. Bir yandan da beş satırda bir “ Denize girelim,denize girelimmm!” diye beni ikna etmeye çalışıyor. Sıcaktan rahatsızım ama suya giremeyecek kadar da miskin bir halde önümdeki işle uğraşıyorum. Daha doğrusu onun yanındayken,onun haberi olmayan süprizi hazırlamaktayım. Günlerdir bir deli gibi elimde bir şeyler kırt kırt ses çıkararak ne yaptığımı pek sorgulamıyor. Ona sahilde bulduğum çok sert olmayan,çok da yumuşak olmayan taştan bir kolye yapıyorum. Üzerine de Orhun alfabesi ile “BALIK” yazıyorum. Aslında yaptığım tam olarak kolye değil,eskiden balıkçıların oltalarına ağırlık olarak yaptığı bir şeymiş. Birkaç yerde görmüştüm ve çok ilginç gelmişti. Daha öncesinde birkaç kişiye daha yapmak istemiştim ama onların hak etmediklerini düşünüp denize atmıştım hep. Tekrar ona bakıyorum. Tatlı tatlı bana bakıyor,kitabını okurken. “O, hak ediyor bu emeğimi!” diyorum. Daha önceden hazırladığım ince,deriden ip ile kolye haline getirip ona teslim ediyorum ve her yaz aşkı gibi bu da orada noktalanıyor. Bir daha görüşmüyoruz.

   Görüşmüyoruz hiç ama görüyoruz birbirimizi ara sıra. Bazen bir rüyada,bazen de hayatın içinde soluk almaya çalışan kaçışların meyvesi hayallerde. Kimi zaman kolunda başka bir adam,kucağında mini minicik,şirin mi şirin bir kız çocuğu önümden geçip gidiyor öylece.Bense hala kırt kırt bir şeyleri yontuyorum.Bir şeyleri yontuyor,şekiller veriyor,şekiller verdikçe biçimsizleştirip her seferinde kaldırıp denize atıyorum. O kolyeyle beraber hayalleri de savuruyorum.Hissediyorum ki, üzerine her “BALIK” kazıdığım kolyeye sonsuzluğu bahşediyorum, unutmayı, yoluna devam etmeyi bahşediyorum. Onlara emek verip sonra savurup atıyorum ve özgürlüklerini sunuyorum.Benim yaşayamadığım,hissedemediğim özgürlük onların olsun istiyorum.Her “BALIK” yazışım ve her denize atışım bitmiş bir aşkın seramonisi oluyor,yeni aşklara yelken açıyorum.Boşa değil her seferinde yaz aşklarıma “BALIK” yazmalarım,yaz aşkı gençlik ateşidir. Birkaç ay sürer hatta şanlıysa belki bir yıla yakın sonra aniden biter ve unutulur gider.”BALIK” hafizası  gibidir çoğu zaman yaz aşkının miadı. Silinir gider.

       Peki ya bu kız? Bu kız da yaz aşkı değil miydi halbuki? Nedendir ,nicedir zihnimi kurcalamaları,terk etmeyişleri? Belki de onun kolyesine “BALIK” yazarken yanılmışım yahut yanılmamışım da ben zaten ona “BALIK” yazısını değil,kolyeyi hiç değil,emeğimi hediye etmişim lakin ben bile farkında değilmişim.

       Görüyoruz birbirimizi demiştim.Hep görüyoruz.Bazen de yanındaki yabancı adam ben oluyorum.Anlayamıyorum ama onun yanındaki benim,onları gören de ben.Kendime yabancılaşıyorum o an.Hayır hayır, nasıl olur da ben,onun yanına o kadar yakışabilirim? Ben olamam,ben değilim. Görüyoruz dedim ya yalan söyledim aslında,bu eylemi birinci çoğul şahısta gerçekleştirdiğimizden ölümüne şüpheliyim.Ben görüyorum evet,hatta kimi zaman ziyaret bile ediyorum onu,yuvasını… Sonra kucağındaki küçük kızı alnından öpüyorum ve eline bir kolye sıkıştırıp usul usul uzaklaşıyorum onlardan.Şaşırtıcı değil tabi, kolyenin üzerinde “BALIK” yazıyor.Ben gördüğümden eminim de o görüyor mu bilmiyorum,gördüğünü de,görmek istediğini de sanmıyorum.Basit bir kolye vermiş,denize bile girmeyen miskin bir yaz aşkıyım onun için.Geçmiş,bitmiş,arkada kalmış,silinmiş…

          İşte o dünyalar güzeli genç kıza çarpıp aniden senelerin yorgunluğu ile buğulanmış gözlerine kilitlendiğimde yalnızca bunu düşünebiliyorum.Ben seni hep görüyorum da sen de beni görüyor musun Ey Yorgun Peri? Nasıl olacak bilmiyorum ama biraz daha bakarsam o gözlere,onlardan okuyacağım sanki bütün cevabı. Sonra aniden,o buğulu gözlerde beliren parıltıdan anlıyorum tüm cevabı.Parıltı dediğime bakmayın,yorgun,puslu bir parıltı. Alt kirpiklerine hücum edip akmamak için oraya sığınan küçük bir katrenin parıltısı. Anlıyorum işte o zaman;görüyoruz biz birbirimizi ama görüşmüyoruz hiç,görüşemiyoruz.

          Elimi uzatıp yüzüne dokunmak istiyorum,o damlalar akmadan, o mahsun yüz ıslanmadan yok etmek istiyorum hepsini,sihirli bir dokunuşla ama ne mümkün. Elimi hafif kaldırıyorum ama cesaretim elimle ters orantılı.Ben elimi kaldırdıkça,cesaretim ruhumun en derin mahzenlerine siniyor.Beni hayal kırıklığına uğratan elime bakıyorum eğilip.Başım dönüyor o sıra.Biraz kendime duyduğum hayal kırıklığından,biraz konyaktan,biraz da onun kollarındaki morluklardan…

Bir zamanlar bütün güzellikleri barındıran bir beden bu hale nasıl geldi? Saçmalamaya başlamıştım, belli ki yeteri kadar içtim. Kimsenin bir hale geldiği yoktu. Karşımda zombi gibi duran beden,uyuşturucu ile yoğrulmuş bir hayatın içinden geçmiş bir kadındı ama o değildi… Alkol insana nezaket katar bazen. “Afedersiniz! “ dedim ve karşıya geçmek için yola yanaştım. Havanın soğukluğu bir yana, Meşrutiyet’te akan trafikteki otobüs ve araç şöförlerinin frensiz,tam gaz geçişleri ürpertiyor. “Üst geçidi kullanmayan ÖLSÜN!” dercesine hızlı geçiyorlar. Birkaç hızlı hareketle karşıya atıyorum kendimi. “Kitapça” adlı kafe mi kitabevi mi,ne olduğunu hiçbir zaman anlayamadığım mekanın apartman girişinde duruyorum. Yukarı bakıyorum,Kitapça’nın Konur’a bakan tarafına.Boş yer varsa,cam kenarından sokağı izler çayımı yudumlar,sigaramı içerim diye düşünüyorum. Zaten yıllar sonra benimle görüşmek istemesi yeteri kadar soru işareti oluşturmuştu. Saçma sapan,eski sevgili maceralarını anlatıp günlerce yaşadığı pişmanlıkları dinlemek zorunda kalacaktım. Bari manzara güzel olsun da çay-sigara keyfi yapayım. Nasıl olsa fonda Tanju Okan’ın Türkçeleştirdiği şarkıların Fransızcaları filan çalıyordur,keyifle dinler sonra son otobüsle de eve dönerim.

İçeri giriyorum,camlar kapalı,içerde bir sis… Şimdi olsa,eminim rahatsız olur,çıkar giderdim ama o yoğun sigara dumanı bana evimdeyim hissi veriyor,evimde hiç sigara içmememe rağmen.  Arka tarafa doğru ilerliyorum,genelde beni bekleyenler orada bekler nedendir bilmiyorum. Beni görünce yıllar önce, ilk gördüğündeki gibi gülümsüyor. “Ön tarafa geçelim mi? Boş yer var.” diyorum. “Olur.” deyip selam bile vermeden böyle bir şey söylememe tavırlı,çantasını ve sigara paketini alıyor. Her zamanki yerime geçiyorum,o mekanın küçük,sallanan ve yıllardır hiç onarılmamış,mavi masasının sallanmasına aldırmadan. Yılların yorgunluğu var üzerimde,yaşımın gençliğine rağmen. Gözlerine bakıyorum,hemen bir şeyler anlatmaya başlıyor. Boş durmuyorum espiriler ile cümlelerini kesiyorum,gülüyoruz,mutluyuz. Belli ki o da özlemiş ve konuşma tahmin ettiğim yere geldi, neyse ki tam ayılmamıştım. Eski sevgililer,hayal kırıklıkları,teselli beklentileri… Hiçbir şey demeden,dışarıdan geçen insanlara, mendil satmaya çalışan çocuklara ve yan binadaki fal bakan o kafeye insanları çekmeye çalışan eli broşürlü gençlere bakıyorum,ona ilgisizliğimi fark ettirmemeye çalışarak. Yıllardır en az 30 kere oturup sohbet ettiğim, Konur’un simgesi haline gelmiş tipler de orda,yine “1 lira var mı?” sorusu ile insanlarla iletişime geçiyorlar. Sokak boyunca sinyal çeken,genç insanlar. Nedenini söylemeden “1 lira var mı?” diye sormaları çok değişik geliyor. Kesin iki,üç kişiler ve “Bira içelim.“ dediler. Sonra biraz hesaptan sonra “Votka içelim oğlum.” dedi biri. Öteki “Oğlum küçük,kime yetecek?” dedi ve sinyal çekmeye çıktılar.Eminim,şu an akşam yemeklerini bile çıkarmışlardır. Para tatlı,Konur akarsu gibi. Durduramıyorlar kendilerini.

     Aman Allah’ım bir günde bu kadar fazla duyguyu aynı anda yaşamak hiç kolay değil.Şimdi de bu duygulardan kaçmak için saçmalamaya başladım.Banane ki sokaktaki,1 lira isteyen çocuklardan. Bir de,resmen ekonomik şablonunu çıkardım kafamdan, topladıkları paranın.Kendime gelmeli,karşımdaki kıza yoğunlaşmalıyım.Bir kere buluşma teklifini kabul edip her köşesi eski anılarla dolu, bu mekanda karşı karşıya geldiysem, dinlemek zorundayım.Neyse ki, hafiften konyak etkisi işimi biraz daha kolaylaştırıyor ama esas sıkıntı buraya gelmeden önce karşılaştığım yorgun perinin hayali. Bir türlü silinmiyor hafızamdan. Masum gözleri,tükenmiş bakışları ve en korkuncu o morluklar..Karşımdaki kız,sürekli bir şeyler anlatıyor.Benim duyduklarım ise : “Sen ona emeğini hediye etmiştin,sen onu  sevmiştin.”,”Gözlerindeki o masum parıltıyı unutamıyorsun değil mi?”,”Ya kolları?Kolları mosmordu,hatırlıyor musun?” ve bunlar gibi bir cümle silsilesinin ardı arkası kesilmiyor.Tabi,bunları karşımdaki kız söylemiyor.O bilmiyor ki neler olduğunu.Bunlar benim kafatasımın çeperlerinde bir sağa bir sola yankılanıp duruyor.Ben bu düşüncelere dalmıştım ki bir anda vedalaşmak üzere ayağa kalktığımızı fark ettim.Ne anlattı,ne dinledim,ne konuştuk,ne dedim hiç hatırlamıyorum.Daha da önemlisi hatırlamaya değer bulmuyorum,çünkü hatırlamaya değer yegane anımla baş başa vermiş,hatıralara dalıyorum.

     Kitapça’dan çıktığımda,ellerimi ceplerime sokup yürümeye başlıyorum.Aslında,insanın elleri cebinde gezmesi bir savunma şekli.İnsanın tamamen kendine sığındığının,kendini dış dünyaya kapattığının bir simgesi bence.Bir de ceplerimdeki sıkılı avuçlarım var tabi,sanki avuçlarımı bir an olsun açarsam,bugünkü güzel anım Ankara’nın soğuğuna karışıp yok olacak.Ona çarptığım ve şuursuzca koşarak uzaklaştığım yere gidiyorum yeniden,iki adım atıp uzaklaşıyorum,iki adımda geri dönüyorum tam o noktaya.Ankara bu noktada daha soğuk sanki,daha ayaz.Üşüyorum,üşüyoruz,onun eli benim avcumun içinde hayallerimiz buz tutuyor.

     Hani,kalp ritimlerini sayan bir tıbbi cihaz var ya,adı her ne lanetse,onun bip sesleri yankılanıyor beynimde,bir yandan da tanımadığım erkek ve kadınların acele acele uzay boşluğuna koşturan sesleri…Tüm bunların arasında yarım kalan hıçkırıklar…Bunlar tanıdık hıçkırıklar,tanıdık iç çekişler… Neredeyim Ya Rabbi,bu ağlamaklı hıçkırıklar da neyin nesi? Garip bir his var içimde. Hem kendimdeyim hem benliğimden oldukça uzakta. Bir yandan o sesleri üçüncü kişi gibi duyarken diğer yandan bizzat odak noktasındayım sanki tüm o gürültünün. Ve sonra bir ürperti..Hayır hayır,bir dokunuş. En doğrusu,bir dokunuşun tenimde bıraktığı huzur dolu bir ürperti… Ha gayret,gözlerimi biraz aralarsam anlarım ne olduğunu. Hadi be,hadi… Tamam,işte oluyor,oluyor… Ancak o dokunuş nasıl bir dokunuş ki bunca huzur dolu? Tamam,işte orda dokunuşun sahibi. İnce,uzun parmaklar..Mor izlerle dolu bir kol,ağlayan buğulu gözler, Yorgun Peri? Sen burdasın,benim yanıbaşımda. Şu an,şu saniye ölmektir tüm dileğim ama ağlama. Sen öyle içten hıçkırırsan ben ölemem ki… Ne oldu bana? Neden buradayım? Bütün vücudumu saran bu amansız ağrılar nerden çıktı? Dahası,neden ağlıyorsun Ey Yorgun Peri?

      Konyak içmiştim ben,oldukça fazla içmiştim.Sonra bir kıza çarptım.Yok yok,kız değildi periydi.Masum bakışlı,mor kolları olan bir peri… Daha sonra koştum ben,tüm gücümle koştum.Meşrutiyet’ten “Üstgeçiti kullanmayanlar ÖLSÜN!” sürüşlü arabalar geçiyordu. Ben koştum sonra,olabildiğince hızlı koştum. Ben koştum ve üstgeçiti kullanmadım. Meşrutiyet’ten “Üstgeçiti kullanmayanlar ÖLSÜN!” sürüşlü arabalar geçiyordu.

 

Bora NOYAN & Patitiz

BİR KADEH AŞK

    Sahil kenarında,gece saat 2:00 gibi… Bir masada oturuyoruz. Rakı var,fonda tam da ne dediği anlaşılmayan bir sesle üzgün bir melodi. Masadaki herkes sustu bir an. Gülme molası verenler, yüzlerindeki tebessüm ile sigara paketlerine uzandılar. İçlerinden biri,sigara paketini açmadan biraz salladı ve saatine baktı. Yeter mi yetmez mi diye şöylece bir hesapladı. Sezon başlangıcı olduğu için,pek dolu olmayan kasaba kendince bu güzel yaz akşamını değerlendiriyor. Erken tatilcilerden birkaç genç,gitarla ateş etrafında yaz ayini olan “Akdeniz Akşamları” ile ilerde “Hey gidi günler,hey…” diyecekleri anılarını oluşturuyorlar. Sol tarafta iki kişi oturmuş,denize bakıyor,dertleşiyor gibiler. Karanlıkta,sadece arada parlayan sigara ışığı görünüyor. Arada attıkları kahkahalara bakılırsa dertleşmeden çok, hoş sohbet havası var.

     Peki,ben neden mi bu kadar çevreye dikkat ediyorum? Sıkılınca kim yapmaz ki? Masadaki anlık hüzünden başka türlü nasıl kurtulabilirsin ? Rakının bu yönünü hiç sevmedim. Bir noktadan sonra,sessiz hüzün modu. Geçmişi,bir eski sevgiliyi, bir tatlı tebessümü alır,getirir bir an. Sanki o sisli renginin içinden,sana hayaller sunar geçmişten. Sanırım o nedenle kimi sek içiyor rakıyı, daha net görebilmek için o hayalleri.

      Derken,hareketli bir parça bizi bu derin dalıştan kurtarıyor,herkes uyanıyor. Tebessümler geri geliyor. Geçmiş nasılsa geçti gitti. Kadehler kalkıyor bu güzel dostça ortama, güzel cümleler şerefine içiliyor. Hanımefendiler şarkılara eşlik ederken gözlerini hafif hafif,sağa sola süzüyor. Beyfendiler çoğunlukla,ağır ağır eşlik derdinde ama aslında kalkıp oynamamak için bünyeyi zor tutuyorlar ki ona da zaten birkaç kadeh kaldı.

      Ayağa kalkıp kadehim elimde,sahile doğru gidiyorum. Az içtiğim sigaramı sakince içmek için. Yoksa,çok konuştuğum için hep yarısı ziyan oluyor. Bunu bir ayin gibi kendimle başbaşa yapmayı seviyorum. Sahilde,sigaramı tam yakacakken denizden ılık bir rüzgar esti,eve git dercesine. “İçme artık.” diyen eski bir sevgili gibi fısıldadı sanki. Her zamanki gibi dinlemedim. Uzaklardan geçen balıkçı teknesine bakarken yaktım. Bu küçük anıyı bastırmak için dumanı içime derince çektim. Zehir bedene girdikçe,sanki daha da öteleyeceğim geçmişi.

     Yakamoz muydu,şu romantik aşıkların aşklarını mühürledikleri ışıltının adı? Yakamoz. Ya-ka-moz. Denizin üzerindeki muhteşem parıltı.Kimi zaman balık olmak istiyorum,hani rakı şişesinde bir balık olsam misali değil benimki.Uçsuz bucaksız denizlerde,okyanuslarda balık olsam.Olabildiğince özgür,olabildiğince hür…Sarhoşluğum rakıdan değil de özgürlükten olsa,denizden,yakamozdan olsa tüm dinginliğim.Rakı da mı olsa ki? Kadehimdeki rakıdan bir damla damlatsam şu denize belki de tüm balıklar çakırkeyif olacak.Fena mı olur? Olmaz olmaz. Derken,irkilerek uyandım ufuklar boyunca uzanan ayyaş hayalimden.Sevdiğim kadının, kadınımın omzuma bıraktığı küçük bir dokunuşla.Geldi usul usul yanıma oturdu.Belli halinden,o da hafiften çakır keyif ama en çok bu halini seviyorum onun. Böyle zamanlarında her şeyi sorgular o.Bir keresinde, bütün gece yıldızların nasıl gökyüzünde asılı kaldığını sorgulamıştı.Gün ağarana kadar gökyüzüne baktık, kumsala uzanıp.”Yıldızlar…” dedik. “Yıldızlar nasıl oluyor da öylece durabiliyor gökyüzünde?” Yalnızca aşkımızı sorgulamadı onca zaman,onca sarhoşlukta.İşte,bu yüzden seviyorum bu kadını.Hesapsız kitapsız güvendiği için bize İnce bir şal atmış omuzlarına, bileklerine kadar inen masmavi elbisesi…Sol omzunda da küçücük bir beni var. Sol tarafında ben varım onun,sol omzunda da ben.Minik bir “M” harfi ya da minik bir martıyı andırırdı o ben.Hani gün batarken çok uzaklardan uçan martılar vardı ilkokul resimlerimizde, “M” şeklinde. Onlardan işte.

     -Nereye kayboldun? Hiç fark etmedik masadan kalktığını.

Fark etmezsiniz tabi,ben bile bazen fark etmiyorum ki kendimi ama sen,sen güzel kadın…Şayet sen beni fark etmezsen ölürüm ki ben,silinir,yok olurum. Tozlu raflarda kalan,kalın kapaklı roman kahramanları gibi,silik bir anı olurum yalnızca.

     -Sigaramı içmeye gelmiştim.Biliyorsun çok konuşmaktan yarısını heba ediyorum genelde.Bu sefer konuşmadan tamamını içeyim dedim.

     -Sanki içmesen olmuyor şunu,kendine yazık ediyorsun.

 Anlaşamadığımız tek konu buydu.O sigara içmemden nefret eder, ben onun nefret etmesinden nefret ederdim. Çok kez bırakmaya da çalıştım şu illeti ama hiçbirinden haberi yok ki, söylemedim. Eğer bırakamazsam, beni iradesiz bir adam olarak görmesin diye söylemedim hiç. Zaten bırakamadım da,aynen iradesiz adamlar gibi .İradesiz adam…

    ”Merak etme,yine yarısını içemedim zaten,bu seferde düşünmekten yarısını heba ettim.” dedim muzur bir edayla. Bir müddet suratıma baktı küçük bir tebessümle,hiçbir şey söylemedi,hiçbir şey duymadım. Hayallerimin kadını,tebessümler tanrıçası…Ya Rabbi, gülümsemenin özü bu kadının suratı olabilir mi? Gülümsemek bir başka kadına bu kadar yakışabilir mi? Hafif bir rüzgar esti yeniden,ben dalmışken onun gülümsemesindeki huzura. Şalının ucu havalandı,koluma dolandı.Sonra saçları, esintiyle birlikte mükemmel bir koku yayılıyordu saçlarından. Misk gibi bir şey.Tabi,benim rakı kokumu ve iğrenç sigara kokumu yok sayarsak misk oluyordu.

Uzaklarda bir adada bir ışık parıldıyor, göz kırpar gibi. Bilimsel açıklamasını milyonlarca kişiye anlattığım bir yanılsama. Birçok kadınla sahilde veya karmaşık bir şehrin manzarasına bakarken anlattığım bir şeydir. Bildiklerimi, hep insanlara aktarmak için uğraştım. Bazen safça, bazen de hoşlandığım kadına kendimi ispatlamaya çabalamak için ama nedense o çabalamalar hiç sonuç vermedi. Sanırım iyi bir oyuncu değilim. “Beni masum ve sessizce dinleyen bir sen varsın.” dedim omzuma başını yasladığında. İçimden onun için şiiirler yazmak geldi. Her zaman, alkol aldığımda şair ruhuna büründüğüm gibi oldum yine. “Bir tek senin yanında huzurluyum.” dedim sessizce. Yine bir sigara yakmak istedim. Bir şeyleri ötelemek ve sessiz kalmak için kullandığım tek araçtı. Ömrümden gidiyordu, bir de şimdi bu sessizliği sigara gerginliği ile bozmak hiç istemedim. Ardıma baktım,masadakiler çoktan ayrıydılar benden. Tek gözümü kapatıp rakı şişesine baktım “Biraz daha içeyim bari.” diyerek. O da bitmişti. Sanırım her güzel şeyin bitmesi gerekiyor. Bir söz vardı,çok eskilerden “Son nefes asla yetmez.”, ne kadar genel ve güzel bir sözdü. Sigara için, alkol için, aşk için, ayrılık için, hayat için,her şey için uygundu. Bilinmeyen filozoflara son kadehimi kaldırıp son yudumumu aldım. Bütün gün yanımda değildi, kendi işleriyle uğraşmıştı. Şu an yanımda ve bütün güzelliğiyle bana bakıp gülümsüyor. Gözlerine bakarken kendimden geçiyorum. Sanki çok tanıdık birine bakıyor gibiyim. Yıllardır yan yanayız ama tanıdıktan öte bir şeyler var. Aynaya bakarkenki huzur gibi. Gün ağarmaya başlıyor. Yine,bir günün ölümüne ve bir günün doğumuna tanık oluyorum. Gözümü kapatınca,başım dönüyor. İçimden diyorum :”Yine gündüz denize giremeyeceğim. “. Ona döndüm,dudağına bir öpücük kondurdum. “Denize girelim mi?” Daha önce birçok kez yaptığım şeyleri hatırladım. Eminim,bu cesaret biraz ilerde ateşleri sönmekte olan gençlerde bile yoktu. O an bütün çıplaklığımla onunla denizin sonsuzluğunda kaybolmak istedim.

    Ne kadar da soğuk deniz böyle,sanki Aralık’ın ortasındayız.Tir tir titriyorum,tüm hücrelerim buz tutmuş gibi… Ben bu kadar üşüyorsam, Tebessümler Tanrıçası sen,sen ne haldesin? Hadi, hemen gidip ısınalım bir yerlerde. Ben üşürüm sorun değil de sen üşürsen dayanamam. Sağıma döndüm,onu da alıp pansiyonumuza dönmek için ama yoktu. Nerde bu kadın? Tebessümler Tanrıçası nerdesin? Yoksa denizde mi kaldın,dalgalar arasında? Biz,biz sarhoştuk çünkü denize girdiğimizde.Sen elimden tutuyordun benim. Bilirim,biraz korkarsın böyle uçsuz bucaksız sulardan. Evet evet,elimi tutuyordun,denize girdik.İlk başta biraz titredik, alışamadık suya. Sonra alışınca çok güzel gelmişti.Hatta “Senin en çok bu çılgınlıklarını seviyorum.” demiştin,”Hayat böyle daha çekilir bir hale geliyor,yoksa tadı tuzu kalmıyor.”. Ben o an dünyanın en mesut insanı olmuştum. Ne yani?Şimdi senin hayatının tadı tuzu benim çılgınlıklarım mı,ben miyim tadın tuzun?Kocaman bir kahkaha savurmuştum,yıldızlara karşı.Sonrasını hatırlayamıyorum bir türlü.Elimde elin yoktu ama nereye gitmiştin?Nereye kayboldun hayallerimin kadını?Dur dur,hatırlıyorum sanırım.Benim kahkahama deniz kocaman bir dalgayla cevap vermişti.Dalgaya karşı birlikte göğüs germiştik ama çok soğuktu dalga,sanırsın tüm ömrünü denizin derinliklerinde bizi bekleyerek geçirmiş,soğumuş.Buz tutmuş aşkımızdan uzakken.Derken,açtım gözlerimi bir anda, kumsalın ortasında yapayalnız yatıyordum.Yapayalnız…Martı dövmeli kadın nerdesin? Nereye gittin hayallerimin kadını? Saat sabah 5-6 filan olmalı.Kimseler yok sahilde,üstüme vurup beni uyandıran dalganın soğukluğundan da anlaşılıyor erkenliği vaktin. Nerden duyduğumu hatırlamıyorum ama denizin bu saatlerde bu kadar soğuk olmasının sebebi,içine çekip aldığı aşıkların birbirinden ayrı aldığı nefesler yüzündenmiş,o nefesler buz tutarmış aşklarından uzakken. Deniz bu yüzden,bu kadar soğuk olurmuş bu saatlerde.Rivayet işte,rivayet bu ya…Rivayet kadın nerdesin? Hayallerimdeki kadın…

    Üzerime vuran dalgalar bu kadar soğuk olmasa,tüm ömrümü bu kumsalda, tek başına, böyle uzanarak geçirebilirim aslında ama dalgalar o kadar soğuk ki kendimi sara hastalığına kapılmış gibi hissediyorum. O kadar titriyorum işte, hiçbir uzvuma söz geçiremiyorum. Benden bağımsızlar adeta. Zor da olsa doğruluyorum yerimden,küçük,sakin pansiyonumun yolunu tutuyorum.O kadar uzak değil sahilden belki en fazla 57 adım uzaklıkta. Saymıştım aslında,buraya geldiğim ilk gün.Kaç adımdı sahi?1,2,3,4,5,6,….,34,35,…,50,…

   Saat kaç? Güneş nasıl da parlak böyle? Nerdeyim ben? Yatağımdayım,odamda…Nasıl geldim buraya? Ben sahilden pansiyona kaç adım olduğunu sayıyordum, kaç adımdı sahi?  En son elli bir şeydi ,elli bir şeyinci adımdaydım. Şimdi odamdayım.Elli bir şeyinci adım benim odam mıymış? Pansiyona girmemiştim ki ama… Elli bir şeyinci adımdaydım ben daha.Daha yürünecek çok yolum vardı benim,daha çok yolum var benim…

 

Yazar: Bora ve Patitiz